FED bilançosu ile ilgilenmeli miyiz?


ŞANT MANUKYAN
ŞANT MANUKYAN

FED’in baskılar ve ekonomik realiteye uygun olarak bilançosunu küçülteceğini varsayalım. Bu nasıl sonuçlanır?

2016 yılında ABD Merkez Bankası’nın (FED) düşük seviyelerden faydalanarak bilançosunu küçültme yoluna girmesi düşüncesini paylaşmıştım. Yüzde 1,5’li seviyeler FED’in zarar etmeyeceği seviyeler olduğu gibi piyasada UST talebinin de yüksek olduğu seviyelerdi. Şubat ayında FED yayınladığı stratejide belirgin bir oranda faiz artışı gerçekleştikten sonra bilançosunu küçülteceği görüşünü yeniledi. Temelde bilançosu FED açısından hem para politikasının seyri hem de bir noktada siyasetle ilişkisi açısından önemli olacak. Bankalar FED’de yaklaşık 2,15 trilyon dolar rezerv tutuyor ve FED bu miktara faiz ödüyor. Yüzde 0,25 veya 0,50 civarında sorun olmayacak bu ödeme faizler yüzde 1 veya üzerine çıktığında siyaset veya vergi verenler tarafından devletten bankacılık sistemine bir aktarım olarak görülecek ve savunulması giderek zor hale gelecektir.

İkinci nokta ise bilanço ile para politikası arasındaki ilişki. Bankacılık sisteminin kitaplarda veya çoğu yorumda okuduğumuz gibi kredi yaratmak için mevduata ihtiyacı olmadığını (ilişkinin aslında tam aksi olduğunu) detaylı olarak tartışmıştık. Yani para çarpanı gibi teoriler çoktan kadük durumda. Bu konuda rezervlerin rolü mevduattan çok daha önemli. Ve aynı zamanda sistemin kapalı olduğunu, dolayısıyla çok spesifik bazı gelişmeler dışında (örneğin kağıt paraya talebin artması, MB’nin varlıklarını küçültme kararı, hükümetin MB mevduatını artırması) rezervlerin azalmasının mümkün olmadığını da. Bir banka tuttuğu rezervi azaltabilir ancak sistemin genelinde bir daralma sadece önceki cümlede belirttiğim koşullarla gerçekleşebilir. Rezerv miktarının çok yüksek olması kredi talebinin patlaması gibi bir durumda bankacılık sistemin hiç zorlanmadan kredi verebilmesi anlamına geliyor. Fakat bu noktada da sermaye oranları gibi düzenlemeler aracılığıyla sistemi kontrol altına almak çok zor değil.

Grafikte FED bilançosunda bulunan varlıkların oranlarını görebilirsiniz. En yüksek pay 1-5 yıl arası vadelere sahip bonolarda olurken 5-10 yıllık vadelilerin payı azalmış. 91 gün - 1 yıl vadeli menkullerin payı ise yaklaşık yüzde 6,7 civarında. QE nedeniyle yapının nasıl değiştiğini görebilmeniz için 2005 yılını başlangıç aldım. Dikkat ederseniz 2013’ten sonra da vade yapısında değişiklik yaşanmış ve ağırlık 5-10 yıllık paketten 1-5 yıl ve 91 gün - 1 yıl paketlerine kaydırılmış. Ben piyasaya verilen desteğin büyüklükle ölçülmesi gerektiğini düşünenlerdenim ancak vade yapısını da dikkate almamız gerektiğini zira FED’in itfası gelen varlıkları yeniden değerlendirme politikası bittiğinde portföyün daha hızlı daralacağını söyleyen görüş de kesinlikle dikkate alınmalı.

FED’in baskılar ve ekonomik realiteye uygun olarak bilançosunu küçülteceğini varsayalım. Böyle bir adım ciddi bir şok yaratırsa yapabileceği iki temel hareket var. 1) Sona erdiğini açıkladığı (küçültme kararına paralel) yeniden yatırım stratejisini tekrar başlatmak ve küçülmeyi durdurmak 2) Daha zayıf ihtimalle faiz indirmek. Peki, pasif bir daralma kararı “şok” yaratabilir mi? Muhtemelen bu konu sene içinde çok sık tartışılacağından bir şok yaratmayacaktır. Ancak FED alımları ve piyasa alımları arasındaki farka dikkat etmek gerekiyor (Richard Koo da son makalesinde bundan bahsediyor). ABD tahvilleri özel sektörün elinde bulunduğunda itfa eden bir tahvil basit olarak yeni bir ihraçla yer değiştiriyor. Yani bu işlem özelinde faizlerin yukarı gitmesi için bir neden yok. Ancak FED’in elinde tuttuğu bir tahvilin itfası geldiğinde açığa çıkan, yani FED’e ödenen para yeni ihraç edilen bonolara gidiyor olmayacak. Bu da özel sektöre satılacak bonoların bu kez arz artışı anlamına gelmesi demek ki kendi içinde faizlerin yükselmesi ile sonuçlanacaktır.







Size daha iyi hizmet verebilmemiz için sitemizde çerezler kullanılmaktadır. Giriş yaptığınız andan itibaren çerez kullanımını kabul etmiş sayılacaksınız.  Detaylı bilgi için tıklayın...
 X